Bazı şeyler insanın başına bir kez gelir, bu ayrıcalığa sahip olan insanlar o anı yakalamak için orda olma şansına nail olmuştur. O an geldiğinde sadece ortama ayak uydurmanız ve anı yaşamanız gerekir. Kimi zaman tanık olduğunuz büyük bir aşktır, mutluluktur. Bazen de ayrılık, gözyaşı, hüzün…

Kadıköy’de bir akşam. Moda taraflarında sık gittiğim bir kafede bir şeyler içip günün yorgunluğunu atmak istiyorum. Çok vaktim yok ama bir kahve için her zaman vakit vardır. Şans bu ya, yazın güzelliğini gören kendini dışarı atmış, oturacak müsait bir yer yok. Genelde üniversiteli gençlerden oluşan bir kalabalık var. Acaba birisine rica etsem bir masa boşalana kadar eşlik edebilir miyim diye düşünüyorum, içerlerde uzak masada oturan birini görüyor ve yanına gidiyorum. Teklifimi geri çevirmiyor ve masaya oturuyorum, içeceğim birkaç dakika içinde geliyor.

Aslında diye söze giriyor, anlatmam gereken o kadar çok şey var ki. Söze nasıl başlayacağımı bile bilmiyorum. O sırada bir dergiye göz gezdirdiğim için benimle konuştuğunu anlamıyorum. Çok tuhaf, sanki uzun yıllar önceymiş gibi geliyor, ama sadece birkaç yıl oldu diye devam edince anlamadım dercesine kafamı kaldırıyorum.

Sözler dökülmeye başlıyor… O andan itibaren, ben çok az konuşuyorum. Sadece gözlerimle onaylıyor, bazen bir gülümseme beliriyor yüzümde, bazen de üzüntü. Arada sırada çalışanları içecekleri yenilemeleri konusunda uyarmaktan başka bir şey yapmıyorum. Aslında orda yokmuşum gibi. Pek az göz göze geliyoruz, sadece anlatıyor ve anlatıyor. Arada durup derin düşünüyor, küçük bir deftere notlar alıyor.

Ne kadar oturduğumuzu bilmiyorum, zamanın nasıl geçtiğini de.

Sadece bir an.

Ne kadar oldu hatırlamıyorum, bana 10 yıl önceymiş gibi geliyor, ama gerçekten düşününce sadece 4 yıl geçmesi oldukça garip.

Sanırım İstanbul’a hiç alışamadım, Ankara’da bıraktıklarımı düşününce sanırım haklıyım, belki de bu şehre alışmayı istemedim. Sevemedim işte. Halbuki buraya gelirken ne de büyük hayallerim vardı. Hepsi yıllar öncesinde kalmış gibi geliyor. Yıllar öncesinin gazeteleri gibi, sararmış, buruşmuş hayaller.

Sevmek üzerine saatlerce konuşabilirim. Ama somut bir şey söyleyebileceğime emin değilim. Tek diyebileceğim, tuhaf.

Üniversitede son sınıftayım, ikinci sınıftan beri aldığım bir ders var, pek tatlı bir hocası olmasına rağmen mütemadiyen dersten kalıyorum. Hiçbir zaman o derse yatkın olmadım, işler yolunda gitmedi işte.

Bahar günleri, artık üniversiteden ayrılacak olmanın hüznü ve mutluluğu birbirine karışmış, farklı duygular içindeyim. Üniversiteden sonra ne olacağını düşünüyorum. Belki ailemin yanına dönerim, belki de Ankara’da kalırım. Her zaman hayallerim vardı, sadece onları gerçekleştirmek konusunda başarılı olmadım.

Etrafımla pek ilgili olduğumu söyleyemem, birçok kişi tanırım ama fazla arkadaşım yoktur, insanlarla arkadaş olmayı da sevmem. Onlara yeteri kadar vakit ayıramayınca üzülüyorum, her ne kadar onlar bunu umursamasa da kendi açımdan durum böyle.

Bu tuhaf duygular içinde olmayan bir şey oluyor. Birini görüyorum. Gülümsüyor. Yuvarlak bir masanın etrafında arkadaşlarıyla beraber. Dalgalı saçları var, bir saniye duraksıyor yoluma devam ediyorum. Arkama dönüp bakmaya cesaretim ise yok tabii ki.

Birkaç gün sonra benzer bir sahne daha. Bu sefer koridorda. Kaldığım derslere hiç gitmeyi sevmem. Ama iş ciddiyete bindiği için gitmem gerekiyor. İnanılır gibi değil, gördüğüm o çift göz benim yanımdaki sınıfa giriyor. Sanırım bir ayı böyle geçirdim. Emin olamadığım duygularla beraber, kendime itiraf etmekte zorladığım şeyler hissediyorum. Hazirana yaklaşırken artık iyiden iyiye işler yolundan çıkmaya başladı. Bir şeyler yapmam lazım ama tabii ki dünyanın en utangaç insanı olduğum için sadece uzaktan görüyorum onu. Bazen onun yanından geçiyorum, karşılaşıyoruz. Bazen de.

Bir şey diyim mi, bir gün benim oturduğum semtte gördüm, bir süre takip ettiğimi bile itiraf edebilirim. Ama o sola sapınca ben sağdaki evime gittim, işi ileri götürmedim. Hayır bizim o zamanlar en sevdiğimiz kafede arkadaşlarıyla buluşmuş, ne de güzel değil mi? Zaten hayatımız tesadüflere inanmakla geçmiyor mu ki? Hepimize yazık.

Sanırım o zamana kadar hayatım boyunca yapmadığım bir şey yaptım. Bir mektup yazdım. Bu romantik bir şey değildi belki, bence utangaçtı. Zaten kendimi romantikten çok utangaç olarak tanımlarım. Bir mektup onun olduğunu bildiğim e-posta adresine gönderdim. Çünkü okulumuz sağolsun bizlere birer e-posta adresi tahsis etmişti.

Bu arada kim olduğunu nasıl bulduğumu anlatmadım değil mi? Ben mezun olmaya yaklaştığım sırada o da ikinci sınıfı bitiriyormuş, bir gün utanmadan ders arası sınıflarına girip hangi dersi aldıklarını kontrol ettim. Allahım! Daha sonra ders adını okul panolarında arama safhası başladı tabii ki. Ara ara dur, neyseki sınav dönemi olduğu için bu çok uzun sürmedi.-yaklaşık 1 hafta- Nihayet karşımda bir isim listesi vardı. Çağımızın vebası Facebook tarihinde bana ilk kez yardımcı olmuştu. Listenin ortalarında nihayet onu bulmuştum. Artık resmen onun ismini biliyordum, hayatımda daha mutlu olabilecek bir an olamazdı benim için. Ama kendisine ulaşmak için ne mesaj atabiliyordum, ne de arkadaş olarak ekleyebiliyordum, her şeyi kapalıydı, sadece ismi ve bir çift göz.

İşte okulun e-postaları burada devreye girdi. Ona ulaşmak için başka bir çarem olmadığı için bu yolu denemiştim. Neler yazdığımı hatırlamıyorum, belki de hatırlamak istemiyorum, çünkü düşününce sadece üzüldüğümü farkettim. Okul hesabından e-posta göndermiştim ancak ona ulaşıp ulaşmadığına emin değildim. Çünkü ben okul hayatım boyunca o hesaba sadece birkaç kez giriş yapmıştım. Yani ona yazdığım mektubu hiç görmeyebilirdi. Mektubu yazdıktan bir hafta sonra ben iyice umudumu kesmiş bir şekilde son mezuniyet sınavlarıma giriyordum. Artık onu bir daha hiç göremeyeceğime emin bir mutsuzlukla okulu bitirecektim.

Sonra aklıma bir şey geldi ve hayatım boyunca yaptığım en romantik şeyi yaptım. Yani bence öyle. Beni anlamanı beklemiyorum, ama gerçekten öyleydi.

Onun okuduğu bölümün panosuna bölüm sekreterliğinden yazılmış gibi gözüken resmi bir yazı astım. Bölümü öğrencilerine duyuru başlıklı yazıda bölüm öğrencilerinini okul e-posta adreslerini kontrol etmeleri gerektiği yazıyordu!

Bunu gören öğrenciler en azından e-posta adreslerini kontrol ettiklerinde amacıma ulaşmış olacaktım.

İnsanların tuhaf olduğunu itiraf edelim. Umutsuz olduğumuz konularda kendimizi genelde geri planda bırakıyoruz, ama bir tarafımızda bizi hep konuşmalısın, anlatmalısın diye destekliyor gibi. Diğer yandan en azından söyledim, artık rahat rahat acımı yaşayabilirim gibi bir kesin hükümle yaşıyoruz. Kısaca kendi kendimizi yiyoruz.

Sanırım kısmen bir rahatlama yaşıyordum ama günler geçtikçe artan sessizlik yine içimi tedirgin ediyordu. Bu sefer de cevap alamamayı kafama takmıştım. Bu sosyal medya denen şey de insanları yakınlaştıracağı yer de resmen aramıza duvarlar örüyordu.

Artık haziran ayı gelmişti, sınavlar bitmiş, okulda son anların keyfi hüzne karışmış iyice bulanık bir döneme girmiştim. Bense tekrar başa dönmüştüm, çare yok, o ilk göz ağrı listeye geri dönüş yapıp onun arkadaşlarından birilerini bulmaya çalıştım, buldum da.

Diyorum ya her şey sanki hem dünmüş gibi, hem de 10 yıllar kadar uzak bana. Bu nasıl oldu bilmiyorum, sahte bir hesap, sahte bir isim ve gerçek duygularla ona ulaşma isteğimi arkadaşlarına ilettim. Ne amaçlıyordum, ona ulaşmam neyi değiştirecekti, her gün birbirimizin yanından geçen sıradan insanlardık, doğru zaman diye bir şey yoktu, doğru diye bir şey de…

İlkinden hiçbir tepki alamadım, ikinci arkadaşı ise kendisine gıcık olduğu için beni sinir edip kendisini mutlu etmekle yetindi, artık gerçekten yorulmuştum vazgeçecektim ki son bir kez daha şansımı denedim. Ancak sonuncusundan da umudumu kesmiştim ki son bir mesajla neden insanların birbirlerine yardımcı olmadığı konusunda hafif sert bir mesaj gönderdim. Nihayet bir yanıt alabilmiştim, şaşırdım aslında. Detaylıca anlatmaya gerek yok. Artık elimde bir e-posta adresi vardı.

Ne diyeceğimi bilemiyordum, parmaklarımın yazabildiği kadarıyla birkaç kısa konuşmamız oldu. O zamanlar MSN uygulaması vardı, orada devam ettik, sanırım rüya görüyordum.

Haziran ayının yirmi dördüydü, gece yarısı. İlk defa yazdıklarımın karşısında o vardı. Sanırım başarmıştım. Ben şapşal bir şekilde kendi kendime gülüyordum, o ise kim olduğumu öğrenmeye çalışıyordu.

Ben olanları sindirmeye çalışırken o daha sakindi, ama bana kızmıştı biraz. Sadece yargılamadan karar vermek istemiyorum dedi, gece boyunca konuştuk, o bana durmadan kimle konuştuğunu soruyor, ben geçiştiriyor ve başka şeylerden söz ediyordum. Birbiriyle konuşan, farklı şeyler söyleyen ama birbirini tamamlayan iki insan gibi, tezatlıklar için uyumlu bir tablo düşün, öyle hissediyordum. Bu durumun hoşuma gittiğini itiraf etmem lazımdı, konuştukça bana güvendiğini hissediyordum, en azından sorgulayıcı halini bırakmış gibiydi.

İlk bir saat sadece ben konuştum, ona ulaşmanın hikayesini anlattım, sana anlattığımdan pek farklı bir şey yok, sabırla dinledi, centilmence davrandığımı söyledi, teşekkür etti. Ama vazgeçmedi, kim olduğumu öğrenmek istedi. Sanırım hoşuma gitmişti, çünkü tanımadığınız bir insan hakkında fikir sahibi olmak zordur, çünkü genelde biz inanmak istediğimiz bir şeyin peşinden gideriz, biraz uydurur, biraz da hayal ederiz. O hayal gerçek olursa düşündüklerimiz katlanır, hem de seviniriz haklı olduğumuza, ters bir tepki ise her şeyi boşa çıkarır ve geldiğimiz yere döneriz. Ben ise o anda olduğum yerde kalmaya devam ediyordum.

O ismimi sordukça ben saklandım. Zaten kim olduğumuz değil, neyi düşündüğümüzdür önemli olan, öyle değil mi?

Aslında haklı bir yanı da vardı. Ben kaçtıkça o sıkıştırdı, “O zaman bana ulaşmak için neden bu kadar uğraştın, söyleyeyim kurtulayım, bu mudur yani?” dedi, haklıydı. Sahiden bazen insanlar bir umudu olmasa da bu yolu seçiyor olabilir. Tehlikeli belki, umutsuzluğa bel bağladığımız için mutlu olabileceğimiz ihtimali gelmiyor aklımıza. Her zaman kötümser olmamak gerekiyor belki de, benden sana tavsiye, bunu asla unutma.

Ama ilk gün için bu fazlaydı, yani hali hazırda onunla konuşuyor olmaktan yaşadığım mutluluk anı bir dil tutulmasına yol açmıştı bende. Sadece konuşmak ve dinlemek istiyordum, isimlerin önemi yoktu, sadece anın önemi vardı.

“Seninle hiç göz göze geldik mi” dedi, dondum kaldım. Bilemedim. Gelmemişizdir herhalde, öyle bir anın mutluluğunu hayal edemiyorum çünkü, nedenini anlamadım. Bu sırada ben derslerden konuyu açmaya çalıştıkça başa dönüyorduk, bana kraliçe miyim, neden bu kadar korkuyorsun dedi, herhangi biriyim diye ekledi, ama ismini unutmuştu. Sanırım ilk o zaman gülümsedi, ben öyle hissettim.

Bana senin kadar çekingen birisi görmedim dedim, aslında biraz utangaçtım ama haklıydı galiba, gece yarısı başladığımız sohbet ilerliyordu, ama ben hala gerçekle hayal arasında gidip geliyordum. Bu duyguyu anlatamam, gözlerini kapa ve aç, karşında olduğunu düşün, yazarken parmakların titresin, nefes alış verişlerin dengesizleşsin, tarif edilemez bir şey.

Beni iyiden iyiye azarlamaya başladı, aslında bu nereden baksan iyi bir şeydi. Umursuyordu. Peşini kovalamayacağın işlere bulaşma dedi, benimle dalga mı geçiyorsun dedi. Ve acı gerçeği yüzüme vurmayı da ihmal etmedi. Yoldan geçen birinden farkın olmadığını biliyorsun umarım dedi, biliyorum dedim. Böyle devam ederse başta söylediklerimin anlamını yitireceğini söyledi. Hala kendimi anlatma sorunu yaşıyordum. Anlatmak istediğim onlarca şey vardı ama ben hala olayın şokunu yaşıyordum, ya da anın tadını çıkarıyordum. Şaşkınlık ve mutluluk.

Gece ilerledikçe kaçınılmaz sona yaklaştığımı biliyordum. İçimdeki tedirginlik azalmıştı. Sanırım saat üçü biraz geçmişti ki artık kim olduğum gerçeğinin bir önemi yoktu. O andan sonra sadece ben ve o vardı.

İnsan sona yaklaştıkça daha bir cesur oluyor sanırım. O anlardan birinde onunla tanışmak istediğimi söylemiş olabilirim. İlklerin unutulmaz olduğunu ve en azından onu unutamayacağımı söyledi. Ciddi miydi, emin değilim, belki biraz dalga geçmeyi istedi, ya da beni sinirlendirmek.

Sabahın ilk ışıkları gecenin bitişini müjdelerken veda vakti gelmişti. Sanırım en net o zaman konuştum. Böyle bir şeyin başıma geleceğini hayala bile edemezdim. İtiraf edelim garip bir his. Gecenin şansına ikisini de yaşadım. Belki bir gün hikayenin senaryosu değişir, kim bilir. Ama o an için yapılacak tek şey hoşçakalmaktı, o da başladığı gibi kesin ve net olarak o zaman hoşçakal dedi, onun dediği gibi hayatta net olmak gerekirdi.

Aynı günün gece yarısı tekrar onu gördüm, bu sefer biraz daha güçlü bir şekilde merhaba dedim. Biraz şaşırdı, hayırdır dedi. Fikrimi neyin değişiştirdiğini sordu. Haklıydı, sanırım, denemeden bilemezdik.

Biraz daha konuştuk, konuştukça laf lafı açtı, saatler saatleri kovaladı. Bir de ortak şeyleri söyleyince… Bana hayallerini anlattı, gitmek istediği şehirleri, modayı, sanatı. Müzik zevkini. Keyifle ve mutlulukla dinledim. Ben de birkaç şey anlattım, şaşırdı, şaşırdık içinde kaldığımız benzerliklere. Bazı yerlerde nokta atışı yaptın diyerek mutlu etti beni. Ama bir çekincesi de vardı.

Sen kimsin dedi, yani bana söylediklerine kendi de inanamıyordu. Sadece ismini bildiği birisine hayallerinden, zevklerinden bahsediyordu. Üstelik kendini korumacı olarak görüyordu, bunlar onun için normal değildi, kendi de olanlara anlam veremiyordu. Biraz sıra dışı olduğunu ikimiz de kabul ediyorduk. Ama o benim hakkımda daha fazlasını öğrenmek istiyordu, öğrendi de. Seni bulmak istesem bile bulamam dedi, haklıydı. Artık isimlerin önemi yoktu benim içim. İçimde tuhaf bir mutluluk, hafif bir rahatlama vardı. Arada sırada söylediği keskin şeyler her zaman orada dursa da.

Kim olduğunu bilmediğim bir insanla sohbet etmek istemiyorum dedi, istediği oldu.

Haziranın son günleri hayal aleminde gibiydim. Sanki sözleşmiş gibi her gece birkaç saat boyunca konuşuyorduk. İlk tedirginlik geçince günlük sohbete döndü, biraz ondan biraz benden bahsettik, okuldan da. Ben bir mezun, o bir üçüncü sınıf öğrencisiydi artık. Bu dönem hoşuma gitmişti, sanırım arkadaş olmuştuk, ya da ben öyle sanıyordum.

Hiç hesapta yokken senin kız arkadaşın yok muydu diye sordu, bir sürü kız arkadaşım vardı, ama o sevgilimin olup olmadığını sordu, nasıl olsundu ki, biraz şaşırmıştım aslında, biraz da sevinmiştim, belki de umursamıştı beni. Bilemedim. Esasında sevgili sözcüğünden, “çıkmaktan” hiç haz etmiyorum, içi boş, soğuk kelimeler… Onun gibi düşünen, aklı başında genç bir insan bulduğu için sevindiğini söyledi, öylece sustum, bir şey diyemedim.

Gecenin sonunda telefon numarasının 3, 4 ve 5. hanelerini istedim, sanırım yaptığım cesurca bir şeydi, ama sadece 2 gündür konuşuyorduk, o da öyle söyledi. Gerekli olduğunu düşünmüyorum dedi, haklıydı, ben herhangi birisiydim sadece. Hayatımda ilk defa birinin telefonunu istiyordum, bak bu da ilk oldu, bunu da unutmazsın dedi.

Açıkçası biraz bozulmuştum, itiraf edeyim. Sanırım hemen moralim bozulabiliyor, bu iyi bir huy değil, iniş çıkışlar yüksek oluyor.

Temmuz hayal gibi başladı ve öyle sürdü. MSN konuşmalarına sosyal medya eklendi. Daha yeni yeni gelişiyor daha. Küçük heyecanlar. Aynı gün hem mutluluğu hem de hüznü yaşadım. Dedim ya iniş çıkışlar hep yüksek olabiliyor. Sanırım onun da kafası karışıktı, birisiyle konuşmak ona da iyi geliyordu.

Beklemediğim tepkiler alıyordum. Mesela kendisini sıradan olarak görüp benim onunla ne alakam olabileceğini söylemişti. Açıkçası şaşırmakla beraber oldukça alçak gönüllü olduğunu gösteriyordu. En azından bana aşina olduğunu söylemişti, bu beni mutlu etmeye yeterdi. Ben de ona ilk dikkatimi çektiğim anı anlattım: Kantinde çay sırasındaydık, şans eseri birkaç sıra önümdeydin, sıra sana gelince, abicim bir çay bir poğaça alabilir miyim dedin, teşekkür ettin ve gittin. Dünyanın en kibar anıydı. Sıcak ve samimi, ben ise hayran hayran izliyordum.

Ben yan sınıfta olan dersleri kaçırmıyordum hiç, son günümü anlattım. Fotoğraf makinem yanımdaydı, deneme çekimleri yapıyordum, netlik denemesi için fotoğrafını çekmek istediğimi söylemeye cesaret etsem kabul edecekmiş, hatta gülümseyecekmiş bile…

Ben hala olanlara anlam vermeye çalışıyordum, bir yandan da bu büyü bozulacak diye korkuyordum. Sanırım bir adım atmak gerekiyordu. Ama sadece 1 haftadır konuşuyorduk, ama sanki yıllardır birbirimizi tanıyor gibiydik, ortak noktalar çıktıkça muhabbetler uzuyor, tanıma evresi yerini arkadaşlığa bırakıyor gibiydi. Ama istediğimiz neydi emin değilim.

Benimle konuşurken çok rahat olduğunu söylüyordu, tabi bu durum beni de rahatlatıyordu, samimiyetimiz arttıkça konuşmalar daha eğlenceli geçiyordu. O günleri düşünüyorum da, saatlerce bilgisayara bakarak sırıtan bir yüz canlanıyor gözümde, bu günlerden çok uzakta.

Aynı anda hem iniş çıkış yaşıyoruz demiştim ya, işte günün sonunda malum iniş gelmişti. Okuduğum sözcükler kafamda yankılanmıştı: Bak sana dürüst olmam gerekirse şu an hayatımda bir ilişkiye yer olduğunu sanmıyorum yani bilmiyorum ama bir süre böyle gitmesi çok daha iyi ama hayat bana ne getirir bilmiyorum. Sana bu saate kadar hep dürüst oldum, bundan sonra da öyle olacağım, ama hiçbir söz veremem sana… diye başlayan ve devam eden. Üzüldüm mü, kötü mü oldum bilmiyorum. İnsan birine karşı bir şeyler hissederken ya olursa diye hissetmiyor, bir beklenti içinde de olmuyor çoğu zaman. Sonuçta bunlar kişinin kendisiyle ilgili. Karşı tarafın söyledikleri ya da hissettikleri bizim hissettiklerimizi pek değiştirir gibi durmuyor.

Sonraki günlerde konuşmalarımız daha çok günlük hayata doğru kaymıştı. Bilmiyorum sanırım biraz hayal kırıklığına uğramıştım, üzülmüştüm, itiraf etmekten korkmuyorum. Ankara çok hayale izin vermez derdi. Haklıydı, Ankara’yı her şeye rağmen seviyorum, utanmasam özlüyorum diyeceğim, ama Ankara ne benim bıraktığım gibi, ne de ben Ankara’dan ayrıldığım gibiyim. Ankara işte, hiçbir zaman çok bir şey vaat etmez ama her zaman da vaat ettiğini verir… Koca bir hiç, hayal kırıklıkları, boşa çıkan ümitler…

Kendinle savaşma derdi bana, belki de haklıydı, üzerine pek konuşamadık sonra. Geçmişi geçmişte bırakamadım belki de. Daha farklı olabilirdi tabi. Karamsar olmamalısın derdi, ve eklerdi, artık mutlu ol!

Hislerimin büyüsünü kaçırdığını düşündü, ürperdim. Hayal ettiklerimin tanışınca hayal kırıklığına döndüğünü düşünebileceğimi söylemişti. Aslında tam tersiydi, o yazın yaşadığım birkaç gün, hayatımın en güzel anlarını oluşturuyor, şimdi dönüp bakıyorum, gerçekten öyle. Belki gerektiği kadar ısrar etmemenin haricinde, ama bir insana nasıl ısrar edebilirsin ki? Bir söz var, keşke seni hiç tanımamış olsaydım, böylelikle dünyada senin gibi biri olmadığını bilerek yaşayabilirdim. Onu tanımaktan dolayı çok mutluydum, eğer buna tanımak deniyorsa. Biraz utandı, özür diledi.

Aslında sormadığım şeylerin cevabını verdi bana, düzen ihtiyacımın ona korku verdiğinden başladı, ilişki istemediğinden çıktı. Aslında bunların hiçbirini istememiştim ondan, ona bir şey sormamıştım, belki sormak isterdim, ama zamanı ve yeri vardı. Sadece içimden gelenleri paylaşmıştım, herkesin yapması gerektiği gibi. Hangi müzikleri dinlediğini, ne okuduğunu öğrenmek istedim, istemiştim… Ama karşıma acı gerçekler olarak geri döndü. İnsanız sonuçta, kırılabiliyoruz, ben de kırıldım sanırım.

Sonra, hayallere daldık tekrar. Kah beraber kafe açtık, pasta yaptık. Kah seyahatlere çıktık. Bunları düşünmesi bile zevkliydi. Hepsinin gerçek olduğuna inanıyorum. Ama hiç Pirinç Han’a gidip gramofon dinlemedik, nargile tüttürmedik. Halbuki gidecektik…

Kafede Edith Piaf gecesi yapacaktık. Les Amants De Paris ile geceyi açıp Sous le ciel de Paris ile devam edip La Vie En Rose ile kapanış dansını yapacaktık. Aynı Oxford ayakkabıları giyecektik. Yeşillik de olacaktı. Küf yeşili bir elbise giyecekti, eldivenlerini beraber seçecektik. Beraber Paris’e gidecektik… Kasvetli bir kafe olacaktı, insanlar ruhlarını dinlendirecekti orada.

O anlarda ikimizde birbirimizin ne dediğine bakmadan karşılıklı bir şeyler söylerdik. Sözcükler akar giderdi. Anın keyfini yaşardık. Tam da onu söylüyordum tepkileri, ağzımdan aldın şaşırmaları, farklı anlardı. Sway çalsa benimle dans edeceğine söz vermişti ki. Söz.

Günler birbirini kovaladı. Bana hiç kimse beni anlamıyor, ama sen anlıyorsun derdi. Mutlu olurdum, nasıl olmayayım. Kelimeler cümleleri doğurdu, saatler günleri kovaladı. Günler böyle geçti. O günler hiç bitmeyecek gibiydi. Müzeyyen Senar üzerine konuşurduk, şarkıların hikayelerini düşünürdük. Yanlış zamanda doğduğunu düşünürdü, onu ikna ekmeye çalışırdım, orta bir nokta bulurduk. Söyleyemediklerin yüzünden gülümsemeye yol açar ya, onun gibiydi işte. Söyleyemezdim ama gülümserdim kendimce.

Sonra sosyal medya günleri başladı. Ben yazı yurt dışında geçirdim, o da tatilde. İletişimimiz hiç kopmadı. Yine saatlerce konuşuyorduk. Neredeyse beni yurt dışındaki kızlardan kıskanacağını bile düşünecektim. Hatta bazı zamanlar ona cevap vermediğimi bile düşünmüştü. Bazen de ben ona ulaşamıyordum, tıpkı onun gibi trip atabiliyordum, garipti. Birbirimizle hiç görüşmemiştik ama birbirimize kısa süreli de olsa küsüyorduk.

İkimizde tatilden döndükten sonra 1 saatlik de olsa birbirimize zaman ayırabildik, oldukça sıcak karşılaşmıştı beni, kalbimin nasıl attığını düşünüyorum da, gerçekten benim için oldukça özel bir andı ve hep öyle kalacak. Buradan sonrasını detaylıca anlatmak beni üzüyor, o yüzden ne diyeceğimi bilemiyorum.

Yeni dönem açılınca okuldan söz etmeye başladık dönem dönem. Bana çok sıkıldığını söyleyip, hadi Paris’e gidelim demişti. Ağzım kulaklarımda ne diyeceğimi bilmiyorum, elbette gitmeyecektik ama ruhen bunu istiyordu belli ki, biz yine hayallere daldık gerçekliğin uzağında.

Sonraları konuşmalarımız seyrekleşmeye başladı, ama bunu kabullenemiyordum nedense. Çabaladım, birkaç kez çabalamanın ötesine gittim, bana artık telefonundaki bütün rakamları söylemişti, aradım ve mesaj attım ama cevap alamamıştım. Aralık ayına doğru bir kez daha görüştük, ama nedense karşımda birkaç ay önce konuştuğum insan yoktu. Görünmez bir bariyer var gibiydi aramızda, bir şey diyemedim. İçime attım, geçer sandım, geçmedi.

Sosyal medya tuhaf bir yer, insanları yakınlaştırırken aynı zamanda uzaklaştırıyor da… İster istemez gördüğünüz şeyler oluyor. Ben de onlardan bazılarını gördüm. Dayanamadım, üzüldüm. Üzülmek de sevmek gibi aslında, engel olamıyorsunuz kendinize. Belki de içinde sevgi kalmayan mesajların sebebi buydu, bilemedim. Ama dayanamadım da böyle görmeye, bir şeyler yapmalıydım. Bir veda olmalıydı belki bu. Sosyal medyada artık görmeye dayanamadığım için hesabını listemden çıkardım, aslında e-posta adresini biliyordum, nezaketeden bir veda mesajı atmak istemiştim, kendisinden mesaj atmak için izin istedim. Ancak o hiç ummadığım bir tepki verdi, ona da dayanamadım. Bir ilişkisi olduğunu ve ona mesaj atmamın doğru olmayacağını söylemişti, haklıydı belki de, veda etmek istemiştim, insanları rahatsız etmeyi asla düşünmedim. Hele ki, ona karşı asla. Sessizce çekildim, kabullendim bu durumu. Zaten ben hiç kimseydim, öyle de kaldım.

O ise, beraber gideceğiz dediğimiz her yere gitti. Önce Barcelona’ya, sonra Paris’e, Roma’ya… O zaman ki “sevgilisi” -hiç sevmezdi böyle demeyi- şimdiki nişanlısıyla, Barcelona’nın gotik şehrinde dolaştı, Roma’da pizza yedi. Acaba dedim, hiç aklına gelmiş midir Barcelona’da dolaşırken konuştuklarımız, Paris’teki yüzüğün hikayesini, nicesini, ya da benim diye biri olduğunu hatırlıyor mudur ara ara?

Bilmiyorum.

O’na hiç seni seviyorum dememiştim, belki de demeliydim, daha cesur olmalıydım. Onunla konuşmak hayatımın en güzel anlarını oluşturuyordu, o yüzden hep özgür olmasını dilemiştim, sanırım hayallere inanmayı tercih etmiştim, sonra uzaklaştıkça da kabuğuma çekilmekte bulmuştum çareyi, her zamanki gibi hayatta sadece gerçeklere yer vardı. Ve yine gerçekler kazandı.

Onun için kötü şeyler düşünmüyorum, hiç kimseyi düşündükleri için suçlayacak değilim. Herkes dilediğini yapmakta özgür, ama kırgınım gerçekten, içimde bir yara var geçmesi hiç kolay değil. Geçen 4 yıl sanki 40 yılmış gelmesinin sebebi de bu sanırım. Benim için rüya gibi geçen birkaç gün ama etkisi hala taptaze.

Ama bir yaz gecesi hikayesinin bir kış günü son bulması hiç de şaşılacak bir şey değil aslında.

Az daha unutuyordum;

Seni Seviyorum.

Bunları daha önce hiç kimseye anlatmamıştım, hiç kimse olan ben, başka bir isimsiz olan sana anlattım, sabırla dinlediğin için minnettarım, şimdi anlıyorum, buna gerçekten ihtiyacım vardı, lütfen hiçbir şey söyleme dedi ve gitti.

Benim için zor ve ummadığım bir gece oldu, bir süre oturduğum yerden kalkamadım. Bir hayali daha öldüren Ankara’yı düşündüm, kalktım, bir sigara yaktım ve kendimi Kadıköy’ün kalabalığına karıştırdım, artık ben de onların bir parçasıydım…