cafesociety2

Yine bilgisayar başındayım, sanırım beşinci saati geride bırakıyorum. Konu pişmanlık olunca yazmak istediğim çokça şey var haliyle. Tabii ki başlayamıyorum. Konudan sapmadan kısaca filmden bahsetmek istiyorum ama yapabilecek miyim emin değilim. Cafe Society, Woody Allen’ın Roma’ya Sevgilerle’sinin ardından dördüncü filmi. Avrupa’dan ayrıldıktan sonra aynı üretkenliğini sürdürüyor. Bu yaşında hala inanılmaz bir enerji ile üretmeye devam ediyor. Onun film çektiği hızda ben sinemaya gidemiyorum desem yeridir. Cafe Society vizyonda son günlerini geçirirken Woody’nin Kate Winslet ile Justin Timberlake’i buluşturacağı yeni filmi duyuruldu bile!

Woody’nin Avrupa’dan ayrılışının üzerinde durmak istiyorum. Şehir merkezli filmlerinin ardından tekrar bilindik karakter bazlı hikayelerine geri dönüyoruz. Özellikle Vicky Cristina Barcelona, Paris in Midnight ve To Rome with Love Woody Allen’in başrolünde şehirlerin olduğu ilişkiler üzerine filmlerinden daha bilindik, az karakterli temel bir hikaye konu çevresinde gerçekleşen, fazla sağa sola dağılmayan bir film var karşımızda. Blue Jasmine’de de karşımıza çıkan buydu. Muzur Etkilerle Woody’i tanımış, Paris in Midnight ile hayranlığımı arttırmış biri olarak Cafe Society’i biraz ritmi düşük bir Woody filmi olarak görüyorum. Genelde hikaye sonunda nihayete ererdi, bu sefer sonuç biraz izleyiciye bırakılmış gibi.

cafe-society-2

Woody Allen filmleri akla gelince aşk, ilişkiler, toplum ve burjuvazi eleştirileri her zaman karşımıza çıkıyor. Bana kalırsa en çok da pişmanlıklar… İnsanın kendi tercihleri sonrasında yaşadığı pişmanlıklar ve sonuçlarına katlanma üzerine kuruluyor. Blue Jasmine bu anlamda büyük bir pişmanlık filmiydi, keza Paris in Midnight’ı çok beğenmemim bir sebebi de sanırım buydu. İnsanın gerçeği farketmesi ve bunun sorumluluğunu alması önemli. Cafe Society de bu tanıdık aşk/ilişki/pişmanlık üçgeni üzerine temelleniyor, arka planda ise burjuva/tüketim kültürü (hollywood), toplum/aile (yahudi) ve birazda yozlaşmış politika eleştirileriyle çevreleniyor.

Son filmlerinde anlatıcı olarak karşımıza çıkan Allen bu filmde de hikayeye anlatıcı olarak başlıyor. Film New York’tan dayısı Phil Stern’ün (Steve Carrel) yanına çalışma ve hayata atılma ümidiyle giden taşralı bir genç olan Bobby’nin (Jesse Eisenberg) aşık olduğu sekreter Vonnie (Kristen Stewart) ile ilişkisi üzerine odaklanıyor.

Bobby, Vonnie’yi ilk gördüğü andan itibaren ona vurulur ancak Vonnie’nin bilmediği bir sevgilisi vardır. Bu ahlaki ikileme rağmen umudunu kaybetmeyen Bobby, Vonnie terkedildikten sonra onun kalbini kazanmayı başarır ve beklemediği bir teklif yapar, her şey Vonnie’nin eski sevgilisi fikrini değiştirene kadar yolunda gözüküyordur. Ancak sonra ikili arasında tercih yapmak zorunda kalan Vonnie’nin kararsızlığı pek uzun sürmez.

Buraya bir Dostoyevski parantezi açmak isterim. Filmi izlerken aklıma daha birkaç gün önce bir arkadaşımla yaptığım birkaç dakikalık Beyaz Geceler sohbetimiz geldi. Hikayenin temeli bana Beyaz Geceleri çağrıştırdı. Sevgilisi tarafından terkedilen Nastenka hayatına son vermeyi düşündüğü bir gecede Hayalperest ile tanışır. İkili arasındaki özel ilişki farklı bir boyut kazanır, taa ki Nastenka’nın sevgilisi geri dönene kadar. Hayalperest’e ise gitmekten başka bir yol kalmamıştır. Bu kısa öykü aslında iyiliğin, fedakarlığın ya da başka birçok özelliğin bir ilişki için olmazsa olmaz olmadığının kanıtı olmasının yanında çoğu kadının da umrunda olmadığını gösteriyor. Sohbet ettiğim arkadaşım hikayeye üzüldüğünü o kadar fedakarlığın boşa gittiğini söylemişti. Bense biraz da kinayeli bir şekilde, ne zaman fedakar ve iyi bir erkeği tercih ettiniz ki, iyi olan her zaman kaybetmiyor mu? diye ekleyince kendisi de bana hak verdi. Burada daha radikal şeyler söylemek isterdim ama konudan sapmak istemiyorum. İnsanlar ne zaman gerçeği görüp, tanımadıkları insanlara aşık olduğunu sanıp nihayetinde mutsuz olmaktan vazgeçecek bilmiyorum ama ev arkadaşımın da dediği gibi iyi insanlar kaybetmeye bir süre daha mahkum olacak gibi gözüküyor.

Screen Shot 2016-06-04 at 20.44.51

Buradaki hikayede bu çerçevede gelişiyor. Sevgilisi tarafından terkedilen Vonnie, Bonny ile tam mutlu olacakken sevgilisini geri dönmesiyle yaşadığı ikilemi görüyoruz. Vonnie’nin sevgilisini geri dönmeye ikna eden kişinin Bonny olması ise Woody Allen’nın bildiğimiz tesadüfler ve mizahına göndermede bulunuyor diyebiliriz. İş bir tercih yapma noktasında geldiğinde ise Vonnie’nin karşısında iki seçenecek var. Birincisi kendisi gibi düşünen, Hollywood’un yapmacılığından uzak ve sade Bonny, ya da tamamen Hollywood’un aynası olan, bu tüketim ağına dahil olmuş, yaşça kendinden hayli büyük ve varlıklı eski sevgilisi.

Vonnie’nin tercihi ise Woody’nin toplum eleştirisini ön plana çıkarıyor. Acaba en büyük eleştirimizi fırsatını bulursak görmezden gelebilir miyiz? Sanırım evet. Filmde de günlük hayatta da bunu sıkça görüyoruz. Benim de en büyük korkularımdan biri herhangi bir konuda bir gün eleştirdiğim insan olmak. Vonnie’nin başına gelen de tam olarak bu. Eleştirdiği abartı ve şatafatın içine düştüğünü görüyoruz. Filmin başındaki Vonnie’nin sadeliği ile gece klübüne gelen Vonnie’nin durumu farkı ortaya koyuyor. Filmde bunu gerçek olduğu sanılan bir aşk ve soyut bir hayat olarak görüyoruz. Sadelik kendini şatafata ve abartıya bırakıyor…90

Bonny ise her kalbi kırılan hayalperest gibi memleketinin yolunu tutuyor ama hayatın ona kazandırdıklarını da beraberinde götürüyor. O çekingen taşralı çocuğun yerini özgüvenli ve herkesin sevdiği bir karakter alıyor. Devamında Bobby’nin yükselişini ve tekrar Woody Allenism etkisiyle Veronica isimli kadına aşık oluşunu izliyoruz.

9

Bobby’nin gece kulubündeki başarısı onu şehirdeki en popüler insan yaparken bir yandan politik yozlaşmalara dair de birkaç şey göstermeyi ihmal etmiyor Woody Allen.

Beklenen buluşma ise filmin final bölümünde karşımıza çıkıyor. Artık ikisi de evli olan eski iki aşığın buluşması bir nevi yüzleşme olarak geçiyor. Bobby’nin Vonnie’ye hala bir şeyler beslediğini net bir şekilde görürken aynı zamanda Vonnie’nin değişiminin Bobby’de yarattığı hayal kırıklığını hissediyoruz. Ancak sanırım aşık olmanın yol açtığı çaresizlik burada baş gösteriyor. Ne olursa olsun sevmenin önüne hiçbir neden ya da olay geçemiyor. Diğer yandan tekrar buluşmalarının ardından Vonnie’nin eskiye duyduğu özlemi hem kıyafetlerinden hem davranışlarından tekrar görüyoruz.

Kristen-Stewart

Birkaç buluşmanın ardından iyiden iyiye tekrar birlikte olacaklar mı sorusu akla gelse de, bu pek Woody Allen’ın yapacağı bir şey değil. Birlikte geçen birkaç güzel günden sonra herkes bir şekilde hayatına devam etmek zorunda kalıyor. Bambaşka gelişebilecek bir hikaye orada sona eriyor ve kendilerini her şeyin yolunda olduğuna dair kandırsalar da mutlu olması gereken bir yılbaşı gecesi yanlış insanın yanında olduklarını anlamalarıyla boşluğa bakan gözler her şeyi itiraf ediyor… Woody Allen burada seyirciye bir iyilik yapıyor bile diyebiliriz. Genellikle pişmanlık nihayete varırdı ancak burada sonunu anlamlandırmayı seyirciye bırakma nezaketini gösteriyor.

Bu arada, uzun zamandır bir şeyler yazmadığımı farkettim. Ayrıca bilmiyorum farketiniz mi ama sitenin tasarımı da birazcık değişmiş. Biraz daha ferah bir şeyler olsun istedim. Aslında yazmak istediğim birçok konu var. Burada zaman bulamıyorum yalanını söylemek isterdim ama durum öyle değil tabii ki, üşengeçlikten kılımı kıpırdatamıyorum. Bu aralar her şey her zamankinden çok daha kötü gittiği için de iyice boşlar oldum burayı. Umarım her şey yoluna girer. (deli temennisi) Bu konu üzerinde biraz çalışmam gerekecek. Tabii bunların hiçbiri sizi ilgilendirmiyor olabilir, saygı duyuyorum, bence de siz haklısınız.

Selam ve sevgi ile.