6a00d8341c4e3853ef01b8d0e8ef8d970c-800wi

Ön yargı sevgili dostlarım! Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey. Evet ön yargı. Benim de Lizbon’a Gece Treni’ni ilk gördüğüm zaman ona yaklaşmamı engelleyen şey belki de gereksiz bir ön yargıydı. Ancak kendimce haklı nedenlerim var elbette. Siz de bana hak vereceksiniz. Kitaplar üzerine yazılan reklamlardan nefret ediyorum, dünyada kaç kişinin o kitabı okuduğunu bir yayınevi neden kitabın üzerinde göstermek ister ki? Ya da çok satanlar listesine girdiği neden kitabın kapağında yer alır? Bu her şeyden önce yazara ve romanın kendisine haksızlık değil mi? Bu durum bazı zamanlarda öyle can sıkıcı bir boyuta ulaşıyor ki “New York Times Bestseller” yazısının romandan ön plana çıktığını bile görebilirsiniz. Herhalde bir kitap için bundan kötü bir reklam olamaz. Böyle olunca benzer kapakları gördüğüm zaman hep kendimi çeker, uzaklaşırım o kitabın önünden. Bu söylediklerim Lizbon’a Gece Treni için tam olarak geçerli değil ancak benzer bir durum söz konusuydu. İsmi bana çok merak uyandırıcı gelse de üniversite yıllarımda onu es geçmeme yol açmıştı.

Aradan birkaç yıl geçtikten sonra bu sefer film olarak karşımdaydı. O kadar ilgi çekici bir ismi vardı ki, hikayesi hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen izlemek istedim, aslında bu eserin bir olduğunu bilmeme rağmen. Ki bu daha önce hiç yapmamış olduğum bir şeydi. Bir eserin önce filmini izlemek. Çok daha uzun zaman önce abimin arşivinden izlemek için bir şeyler ararken “Time Traveller’s Wife”ı görmüştüm, filmi başlatmış, konusunu kısaca bakmak için girdiğimde görmüştüm onun da esasen bir romandan uyarlandığını. İçinde zaman yolcuğu geçen bir roman, asla kaçırmamam gerekir diye filmi daha sonra izlemek üzere kapatmıştım. Daha sonra dediğim ise kitabı edinmek için geçen bir kaç aylık üşengeçlikten sonra yaklaşık 6-7 ayı bulmuştu. Beklemeye değmiş miydi? Kesinlikle. Çünkü karşımda harika bir roman, ancak onun yarısı olabilecek bir film vardı.

Sanırım uyarlama senaryoların sorunu bu, gerçekten kitaptaki hissiyatı izleyiciye aktaramıyor. Genellikle en büyük tartışmalar hep de buradan çıkmıyor mu zaten? Sanırım burada Peter Jackson için bir parantez açmak gerekiyor. Her ne kadar kendisini ıslak odunla dövmeyi istesem de, Yüzüklerin Efendisi, izlediğim uyarlama senaryoları içinde bana kitabın eksik ve hızlı bir özetini sunmayan tek film oldu diyebilirim. Bu eksikliği her zaman hissediyorum. Lizbon’a Gece Treni’ni bu gerçekliğe rağmen izlemekle kendi adıma cesurca bir hamle yaptığımı söyleyebilirim. Açıkçası film beni büyülemişti, üzerine uzun uzun düşünmekten alıkoyamadım kendimi, defalarca izledim. Arkadaşlarıma önerdim. Hatta filmini o kadar beğenmiştim ki, kitabını okumayı erteledikçe erteledim. Ancak sanırım her şeyin bir zamanı vardı ve günün birinde benim de Pascal Mercier’in kitabını okuma zamanım gelmişti. Ve ne yazık ki bir kez daha haklı çıktım, kitabın her satırında yaşadığım o inanılmaz duygu, filmi tekrar izlediğimde memnuniyetsizliğe dönüştü. Her şeye rağmen, sebebini kendime itiraf edemesem de benim için çok özel bir yere sahip olmaya devam edecek. Roman ve filme gelmeden birkaç şey daha söylemek istiyorum.

Pascal Mercier dedim, aslında böyle birisi yok, ama tabi olabilir de. Kendisinin asıl adı Peter Bieri. Felsefe eğitimi almış bir İsviçreli. Kitaplarını takma ad ile yazmış. Bu bana çok çekici geldi. Bunun da sebepleri var elbette. Tanımadığım insanlarla sohbet etmeyi severim. Tanınmadan yazmayı da. Sanırım bazı şeyleri isimlerimiz olmadan söyleme konusunda daha cesuruz. Hiç kimse olmanın özgürlüğü bu belki de. Yoksa bir utanma ya da güvensizlik mi? Cevabını bilmiyorum. Ama bazen köşesi Tabure’de yazan Rauf olmak ya da Pascal Mercier olmak iyi gelebilir insana. Örneğin biraz zaman önce blogumu bir süreliğine ziyaret eden Martı isimli bir melek vardı. Hikayelerimi tamamlıyor, denemelerime geri bildirimlerde bulunuyordu. Çok hoşuma gitmekle beraber, o kelimelerin sahibini de merak ediyordum, ama ona hiç sormadım. Buna hakkım yoktu, çünkü o Martı’ydı.

Madem içimizde var olan hayatın küçük bir kısmını yaşıyoruz. Geriye kalanına ne oluyor?

Söylediklerimizi açıkça ortaya koymak bir yana, sıklıkla kendimize itiraf edemediklerimizdir dökülen kağıda. Acaba Sayın Bieri hangi sebeple böyle bir yol izlemişti? Mısralarının arasında saklanan Raimund Gregorius mu yoksa Amadeu de Almeida Prado muydu? Kitapta yazarın felsefi birikiminin ağırlığını sonuna kadar hissediyor ve bundan keyif alıyorsunuz. Acaba yazar bunları dışa vuran devrimci mi, yoksa pişmanlığıyla bunun izini süren öğretmen mi? Bu sorunun içinde kayboluyorum.

Burada, şu anı yaşıyoruz. Başka yerlerde önceki şeyler geçmişte kaldı. Çoğu unutuldu.

Bu romanı benim için değerli kılan başka bir sebep elbette çevirenin İlknur Özdemir olması. Genellikle çeviren kişiler bilinmez, unutulur. Ama İlknur Özdemir’in ayrı bir yeri oldu bende. Okuduğum modern klasiklerin tamamının neredeyse kendisi tarafından çevrilmesi acaba bir tesadüf mü bilemiyorum. Stefan Zweig, Paul Auster, Coetzee, Gabriel Garcia Marquez ve dahası. Çevirmenlik gerçekten gıpta ettiğim bir meslek. Aslında demek istediğim bir kitabı yazıldığı dilde okuyabilme ayrıcalığı. Bir insanın ulaşabileceği en büyük haz bana kalırsa. O yüzden bir şey dili ve edebiyatı okuyan insanlara hayranımdır. İlk sorumda genelde ilgili dilde klasikleri okuyup okuyamadıklarıdır. Okuyamadıklarını öğrenince sevinirim. Ama bunun sebebi kıskançlık değildir. Üniversitede Rus klasiklerini okumak istediği için bir dönem Rusça dersi alıp ilerlemekten korkan ve üniversite sonrası Rönesans İtalya’sına olan tutkusunu dizginlemek için öğrenmeye başladığı İtalyanca’dan vazgeçenen birinin kendini avutmasıdır, bir şey kaybetmediği yalanını kendine söylemesidir. Bu yüzden merak ederim çevirmenleri, o metinlere ufak da olsa bir şeyler ekleyip eklemediklerini merak ederim. Klasiklere elbette yapacak bir şey yok. Fakat böyle modern romanlarda ufak da olsa bir katkı vermişler midir? Dublörün dilemmasıyla yaşadıkları aynı şey değil mi? Örneğin bu roman, aralara serpiştirilecek birkaç cümle için gerçekten biçilmiş kaftan. Gerçekten düşünüyorum. Bizi etkileyen bu satırları oluşturan insanların düşüncelerini. Hatta ruh halleri de yansımaz mı çevirirken, mutsuz bir anda olduğundan karamsar gösterebilir mi acaba? Bilemiyorum.

Özgürlüğüyle tüy gibi hafif, belirsizliğiyle kurşun gibi ağır önümüzdeki uzun ve şekillenmemiş onca zamanla neler yapılabilir ve yapılmalıdır? Bu bir dilek mi? Rüya gibi ve nostaljik.

lizbona-gece-treni

Kitapla ve filmle ilgili yazmak istediğim çok şey var elbette. Ama neler yazacağımı bilmiyorum. Sanırım hikayeden başlamak iyi olabilir. Bir arayış hikayesi bu bana kalırsa. Antik diller öğretmeni Gregorius’un kendisini içinde bulduğu bir arayış hikayesi.

Hareketli bir hayatı olmayan Gregorius bir sabah okulunun yolunda karşılaştığı gizemli kadın sayesinde haberdar olduğu bir kitabın izinde gelişen bir hikaye. Ama durun bir dakika, filmde olan hikaye bu ama, romanda işler biraz daha farklı ilerliyor. İşte sevgili okur, bundan nefret ediyorum. Yönetmenlerin hikayeleri öldürmelerinden. Bundan büyük bir saygısızlık olabilir mi? Tamam, hikaye açısından inanılmaz kopukluklar içermiyor ama, sen yazılmış hikayeyi değiştirme cüretini nereden alıyorsun?

cae299fd4dde8fc9037ff19e1aeeae97

Bir yeri terkettiğimizde orada bizden bir şeyler kalır. Gitmiş olsak da orada kalırız. Ve içimizde bazı şeyler vardı ki sadece oraya dönerek bulabiliriz.

İsterseniz şuradan devam edeyim. Böyle yoğun felsefi altyapısı olan bir filmi hangi akla dayanarak sağda solda koşturan bikinili kadınların oynadığı 100 dakikalık filmler gibi kısa tutmuşlar anlamıyorum. Sanırım filmi ilk izlediğimde beni rahatsız eden tek nokta buydu. Gerçekten sürükleyici, merak uyandırıcı ve doyurucu bir hikayeye sahip olsa da 2 saat bile sürmemesi keyfimi azaltmıştı sanki. Şimdi geriye dönüp romanı tekrar düşününce eklenebilecek onca sahne olduğunu görüyorum. Katlanamadığım başka bir şeyde filmin dilinin İngilizce olması. Bunu gerçekten anlayamıyorum. Çünkü hikayenin çıkış noktası esasında bir intiharı engellemek değil, antik diller hocasının bir kelimenin peşinden gitmesiydi.

“Daha önce kadına, “Anadiliniz ne?” diye sormuştu.
“Portugues,” demişti kadın.
Şaşırtıcı biçimde u gibi telaffuz ettiği o harfi, e harfinin yükselen, tuhaf bir biçimde bastırılan tizliği ve sözcüğün sonundaki yumuşak ş, birleşip bir ezgiye dönüşmüşlerdi Gregorius’un kulaklarında, aslında olduğundan daha uzun süren ve mümkün olsa bütün gün dinlemek istediği bir ezgiye”…

Hayır bu böyle olmayacak, en iyisi ben size filmin hikayesinden kısaca bahsederek beni mutsuz eden şeylerden bahsedeyim, belki böylelikle biraz da olsa dizginleyebilirim kendimi.

Okuduğu kitap Gregorius’u oldukça etkiler, bir yana kendi hayatını koyar, bir anda çok değersiz gözükür her şey gözüne. Yazarın ve kitabın izini sürmek üzere Lizbon’a gider. Burada kitabı okumaya devam ederken Prado’nun hayatına giren insanlarla konuşur, onlardan Prado’yu dinler. Öğrendikçe hayranlığı da pişmanlığı da artar. O genç yaşında yaptıkları, yaşadıkları ve yazdıkları Gregorius’un kendi hayatını sorgulamasına yol açar. 60’larında bir adam olarak bir lisede ders vermekten başka ne yapmıştır?

20323096

Gregorius’un mutsuz ve yalnız bir hayatı vardır. Tek düzelik içinde monoton bir hayatı vardır. Aslında bu bölüm kitapta çok daha uzun olsa da, Jeremy Irons’ın üstün performansıyla birkaç sahne Gregorius’un hayatını anlamamıza yetiyor. Aslında burada kızdığım bir nokta Gregorius’un karısı Florence ile olan ilişkisinden neredeyse hiç söz edilmemesi, içinde bulundukları ilişki aslında Gregorius’un yolculuğa çıkmasının, yaşadığı ikileminin tam temelinde duruyor. Çünkü Gregorius “sıkıcı”dır. Ani kararlar vermez, her zaman aynı yerde yer, aynı kitapçıdan kitap alır. Okula giderken yürüdüğü yol bile değişmez. Asla hata yapmaz. Yunanca, Latince, İbranice derslerinde hata yaptığı görülmez şey değildi. O yüzden normal bir zamanda bu yolculuk asla Gregorius’a göre değildi.

trem_noturno_para_lisboa

İşin aslı hikayenin adının Lizbon’a Gece Treni olmasının bir sebebi var elbette. Ancak filmde bunları neredeyse hiç göremiyoruz. Silveria’yı tanımadık bile öyle değil mi? Olacak iş değil. Kabul edemiyorum. Yapılan konuşmalar, santranç müsabakaları. Evet santranç Gregorius’un hayatında önemli bir yere sahip ama birkaç sahne içinde hiçbir şey yine yok.

Yalnızlık dediğimiz şey nedir aslında? Başkalarının eksikliği olmamalı, insan bir başına olabilir ama yalnız olmaz; ve insanların yanındayken de yalnız olabilir, o zaman nedir yalnızlık?

Lizbon’a geliş ve Amadeu’nun izini sürerken iş iyice çığrından çıkıyor bana kalırsa. Burada rahatsız edici kopukluklar var. Lizbon manzaralarıyla iş kotarılmaya çalışıyor gibime geldi. Ancak karşımızda bir Woody Allen filmi yok, izlediğimiz film de Paris’te Gece Yarısı değil hak verirsiniz. Şehirden ziyade bir felsefe var ortada.

1939_49803_l

Burada işler çığrından çıkıyor dedim. Çünkü neredeyse film 4-5 günde sona eriyor. Halbuki roman aylar sürüyor denebilir. Gregorius kitabın izini sürerken Portekizce öğrenmeye başlıyor. Sanırım Gregorius’un Amadeu’ya bu denli hayran olma sebeplerinden biri de dili kullanmaktaki ustalığı. Ve her şeyi tüm açıklığı ile ifade etmesi. Örneğin lise konuşmasını Çiçero vari bulması ve bu denli yüceltmesinin başka bir açıklaması olamaz. Tüm kafasını karıştıranları, rahatsızlık verenleri bu denli yazması, belki cesaret etmesi ilgisini çekiyor Gregorius’un.

Film, romanın yanında gerçekten o kadar eksik ve yetersiz kalıyor ki, bunu ifade etmekte zorlanıyorum. Kısaltılabildiğinden de fazla kısaltılmış bir fragmana benziyor. Hızlı ve yüzeysel bir özet gibi adeta.

Filmde pek değinilmiyor ama Amadeu’nun babasıyla aşamadığı inişli ve çıkışlı bir ilişkisi var. Bu hikaye sıklıkla işlenen bir konu aslında. Otoriter hakim bir baba ve ona başkaldıran ama arka planda birbirlerini çok seven ancak hiçbir zaman gururlarına yediremeyerek birbirlerine bunu söyleyemeyen iki karakter. Birbirlerine yazılan iki mektup var ki, gerçekten okurken insanın içi titriyor. Amadeu’nun babasının acılarına çare bulmak umuduyla doktor olması ve birkez olsun ondan takdir görme arzusu bunu çok iyi özetliyor aslında. Onun ilgisini çekmek için hırsızlık dahi yapması…

Ne yazık ki Amadeu’nun eşi Fatima hakkında da filmde hiçbir şey göremiyoruz. Onunla olan ilişkisi gerçekten çok özel ve kıymetli. Neyseki kardeşi Adriana karakteri oldukça oturaklı ve neredeyse birebir canlandırılmış. Adriana’nın ona bağlılığı ve tutkusu gerçekten güzel kotarılmış. Tabii ki bundan usta oyunca Charlotte Rampling’in hakkını vermek lazım.

night_train_to_lisbon_2013_720p_blu_ray_hdmgate

Önemli anlar her zaman bağıra çağıra gelmezler. Gerçekte, hayatın yönünü belirleyen devrim anları çoğu zaman, inanılmaz derecede gösterişsiz olurlar.

Filmde ne yazık ki sadece Salazar Dönemi işlenmiş ve dolayısıyla Joao Eça, George O’Kelly ve Estafania karakterleri ön plana çıkmış. Ancak Amadeu’nun gelişiminde rol oynayan lise yıllarında tanıştığı karşı okuldaki sırdaşı, her şeyini bilen Maria Joao’ya, diğer kardeşine hiç yer verilmemiş. Özellikle Maria’dan Amadeu hakkında onlarca şey öğreniyoruz. Bunun yanında yaşlı Lizbonlu sahafımızdan da hiç haber yok.

Esasında Gregorius’un bu yol çıkmasının sebebi bu yaşına dek önemli şeyler yapmamış olduğu hissiyatıydı. Şüphesiz ki Amadeu’nun yerinde olmak isterdi. Onu gerçekten çok çok üstün görüyordu. Sadece o değil, romandaki tüm karakterler Amadeu’ya hayrandı. Peder, “o herkesten farklıydı, daha okulun ilk gününde ne çantası ne de kitapları vardı, tüm kitapları okumuş gibiydi.” diyor. Gregorius bunca yıllık yaşamını boşuna mı geçirmişti? Bern’de lisede geçirdiği yıllar boşa gitmiş yıllar mıydı? Mundus bunu hakediyor muydu? Sahiden gerçekten sıkıcı mıydı? Hiç sanmıyorum ve öyle düşünmüyorum. Bu yolculuğun sebebi hikayenin sıcaklığıydı elbet. Aynı zamanda bir uyanıştı da. Bunu sağlayan cesur insanı tanımak istedi.

lizbona-gece-treni

Peki ya okurlar? Okurlar bu kitaba neden bu kadar bağlandılar. Sanırım ben de Gregorius’un tarafında olacağım. Kimi zaman hayatımızın boşa geçtiği hissine kapılırız. Bunu salt olarak bir konuyla özdeşleştirmemek gerekir. Kimi zaman yalnızlıktır bunları hissetiren, söylenemeyen, anlatılamayandır. Bazen de bir pişmanlıktır. Doğru kararı verememekten korkmaktır. Mundus’un kendisini içinde hissettiği durum, sahi neden hiç üniversiteyi denememişti? Hiç değişmediği halde Florence ona neden sıkıcı bulmuştu? Bir zamanlar hayalken, daha sonra ne değişmişti? Bunlar yanıtı olmayan sorular.

Üzülerek söylüyorum, çok harika bir roman ve onun gölgesinde kalan bir film var karşımızda. Kitabı okumadan filmi izleyenlerin çok seveceği bir film, ancak kitabı okuduktan sonra filmi seyredenlerin ise hayıflanacakları bir film/hikaye. Rehberimiz Gregoruis oldu, onun peşinde Amadeu’nun izini sürdük ve bizleri rahatsız eden tüm konulara dair çözümlemeler yaptık. Din, siyaset, felsefe, aşk, yalnızlık, arkadaşlık. Sanırım beni bu denli bağlayan noktada bu oldu. Bu denli derinliği olan kitabın keyfini sürmeden edemedim. O kadar kıymetli ve değerli ki, Gregorius gibi kitabı tekrar okuyacaksınız, kitap bitince arada sırada açıp Amadeu’nun notlarını okuyacaksınız. Keyfini sürdüm dedim ama kitaplar bitirilince genelde bir mutluluk hissi olur, ancak ben hiç bitsin istemedim. Sona yaklaştıkça kelime kelime, harf harf okudum. Sayfalar azaldıkça benim mutsuzluğum arttı. Geri döndüm tekrar okudum, sonra bir kez daha. Şimdi sondayım ve artık özgürüm!